Gelişen ve değişen Türkiye’nin sinema sektöründeki çıtası giderek yükseliyor.
Kurtlar Vadisi Filistin, New York’ta Beş Minare filminin aksiyon sahnelerini almış zirveye taşımış.
Değil Türklerin ve Müslümanların, tüm dünyanın dikkatini üstüne çeken bir film.
Yahudi düşmanlığı değil, zulmün düşmanlığının ifadesi, diğer bir tabir ile Filistinli Müslüman halkın, yaşadığı dramın, beyaz perdeye yansıyan hali…
Yani nasıl acıdıysak;
Piyano filminde ki sanatçı yahudiye,
Nasıl içimiz parçalandı ise “life is beautiful” da minik yahudinin, babadan koparılan minik yüreğine,
Nasıl yandıysak “Schindlerin Listesi”ne giremeyen, ölüme terk edilen vagon dolusu yahudilere…
Öyle yandık insan yanımızla; Filistinli küçük Ahmet’in, yıkılan duvarlar altında nasıl can verdiğine…
Amerikan sinemasının Rambo’su veya James Bond’u ne ise aynısı bizim Polat.
Tek farkı Rambo ve James bond “one man show” iken (yani tek kişi iken)
Polat’ın yanında Memati, Abdulhey ve Filistinli Abdullah var…
Dini, dili, ne olursa olsun, hangi çocuk hak eder; bırakın ölmeyi, kurşunların gölgesinde yaşamayı?
Ne Müslüman, ne Yahudi, ne Hıristiyan, ne Budist hiç fark etmez.
Her doğan çocuk masum ve temiz değil mi?
Film’in eleştirilere açık yanı elbette var, bazı mantık hataları da gözden kaçmıyor değil.
O da zaten benim işim değil, sinema eleştirmenlerinin işi.
Filmin sonunda, ne Yahudi düşmanlığınız artar, ne Müslüman aşkınız.
Bol aksiyonla bezenmiş ve tek noktayı hedeflemiş Kurtlar vadisi Filistin;
“orada zulüm var.”
Bu film içerdeki bazılarını da acayip rahatsız edecek tabii, onlar kimler mi?
“one minute” sözünden, o gün bugün nefret eden içimizdekiler ve dışımızdakiler,
Üniversiteli bir slogan ile Siyonizm/anti-siyonizm türü sözler ederek aklı sıra büyük laflar edenler…
Son olarak da “Kurtlar Vadisi” ekibinden zaten nefret eden ön kabullü “o” tipler.
Bilenler bilir, ben doğru düzgün televizyon izleyen birisi olmadığım için diziler hakkında da çok fikir veremem ama izlenme oranı yüksek olanlara “yakaladığım yerde” yarım saat de olsa bakarım.
O yüzden “pusu” ile “Filistin” i karşılaştıramam.
Ama film “Filistin” ile gerçek “Filistin”i çok iyi karşılaştırırım.
Geçen yaz önce oraları (tabi sadece İsrail’li yetkililerin müsaade ettiği oraları) tek tek dolaştım halkı ile konuştum, anlatılanları ve yaşananları, yumruklarımı ve dişlerimi sıka sıka dinledim.
Gözlerimle gördümRamallah’ta kopmuş kolları, dikenli tellerle çevrilmiş “El-Halil”deki okula bile gönderilmeyen çocukları; yokluğun perişanlığın geldiği noktayı ben gözlerimle gördüm.
Kendi camisine asker kontrolünde giden, kendi pazarında kurşunlara dizilen, yakalandığı yerde, dövülen, tecavüz edilen, hele cezaevlerinde, insanlık dışı akla hayale gelmeyecek muamelelere uğrayan bu halkı ve bu halkın yaşadıklarını emin olun hiçbir film anlatamaz.
Ancak okumasını bilirsen 7-8 yaşındaki bir Filistinli çocuğun gözlerindeki dehşetten okuyabilirsin; yaşanıp anlatılamayanları, bu çağdaş yüzyılın kapkara utancını.
Bu filmde anlatılanlar; orada yaşananların, sizi şerefimle temin ederim, çeyreğinin çeyreği değil.
O yüzden bu filimi izlerken, biraz da yüreklere serpilen bir avuç su gibi düşünün…
Ha böyle bir şey olur mu, yani ‘üç kişi gitsin darman duman etsin her yeri’, elbette olmaz.
Böyle şeyler ancak filmlerde olur çünkü.
Ve bu filimin etkisi “belli sebeplerden” Türkiye’de çok anlamını bulmayacak ama inanın bana dünyada bulacak, çünkü bizdeki kadar okumuş cahil çok az dünya’da.
Filimden çıkarken dudaklarımda Cem Karaca’nın sözleri vardı;
“Yalan da olsa hoşuma gidiyor söyle
Hep kahır, hep kahır, hep kahır, bıktım bee…”

